23 Şubat 2020, 13:11:54 *
Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Duyurular:
 
   Ana Sayfa   Yardım Oyunlar Ara Takvim Bağlantılar Giriş Yap Kayıt  
Sayfa: 1
  Yazdır  
Gönderen Konu: Memiş efendi (k.2)  (Okunma Sayısı 11206 defa)
Ahmet Uçar
Aliçerçili
*
Offline Offline

Sülale: Hatiblar ..hatibel.davulcu Ahmet,in Son Oğlu.
Mesaj Sayısı: 833


« : 27 Eylül 2011, 18:42:42 »

 
kaynak kardeş site http://www.memisefendi.org/turkish/anasayfa.asp

Muhammed Kudsi el-Bozkıri > Memiş Efendi
ŞEYH MUHAMMED KUDSİ EL-BOZKIRİ (HOCA MEMİŞ EFENDİ) (rh.a)

“Vücudunu çürütenden er olmaz” Hoca Memiş Efendi

Sadât-ı meşâyih-i nakşiyeden, mahbûb-u hüdâ, kutbu’l-vücudül-cami, beyneş-şerîati ve’t-tarîkati, Kutbul-âfak, gurretü a’yunü’l-uşşak, Müderris, Hoca, Şeyh, Seyyid Muhammed Kudsî el-Bozkıri (rh.a)

1784 yılında Konya ilinin Bozkır ilçesinin Aliçerçi Köyü’nde dünyaya geldi. İsmi, Muhammed b. Mustafa b. İsa’dır. Soyu Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e dayanır. Halk arasında Memiş Efendi lakabıyla tanınır. Memiş ismi “Muhammed” anlamında kullanılır.


Bozkır 18. ve 19. yüzyılda Hadim gibi bir ilim merkeziydi. Birçok medreseler açılmıştı. Memiş Efendi, Ebu Said Muhammed el-Hadimi (rh. a)’nin öğrencilerinden Seyyid Ahmed Müftü el-Hadimi, İbrahim el-Karacahisari’den, onun vefatından sonra da Muhammed b. İbrahim el-Karacahisari’den ilim aldı. Sonra da ilim ve kemalatını yükseltmek amacıyla Alanya, Kayseri, İstanbul ve Rumeli gibi zamanın ilim merkezlerine yolculuk yaptı. Pek çok âlimden dersler aldı. Sonra memleketine dönerek Karacahisar’da medresesini açtı.
Mevlana Halid-i Bağdadi (rh.a)’nin halifesi Ödemişli Hasan Kudsi Efendi (rh.a) bizzat Karacahisar’a gelerek Memiş Efendi (rh.a)’yi irşat ederek Nakşî-Halidi tarikatı üzere icazet verdi. Sonra Memiş Efendi (rh.a) bizzat Şam’a giderek Mevlana Halidi Bağdadi (rh.a)’den Nakşî tarikatı icazeti alarak onu halifelerinden oldu. Mevlana Halidi Bağdadi (rh.a)’nin tavsiyesi üzerine Kudüs’te erbain çıkardı. Bu sebepten “Kudsî” lakabını aldı. Mekke’ye giderek hac vazifesini ifa etti.
Onun en önemli vasıflarından biri (Hadimi geleneğine dayanan) medreseyi esas alan bilgi ve şer’i esaslara dayanan (Nakşî-Halidi) bir tasavvuf anlayışına öncülük etmesidir. Hem medreseyi hem de tekkeyi birlikte yürüttü. Bu anlayışından dolayı kendisini çekemeyenlerin çoğalması üzerine ve kendine suikast düzenlenmesi nedeniyle Bozkır’ın Hocaköyü’ne yerleşti.17 yıl burada eğitim öğretim ve irşad faaliyetlerinde bulundu. Pek çok öğrenci yetiştirdi. Burada da hasetçilerinin çoğalması üzerine önce Seydişehir’e sonrada aynı ilçenin bir köyü olan Çavuş’a yerleşti.
Kendisi ve öğrencileri vasıtasıyla Konya, Karaman, Bozkır ve Seydişehir başta olmak üzere Anadolu’nun değişik yerlerinde medreseler açarak ilim ve tasavvufun yayılmasına öncülük etti. 50’ye yakın halife yetiştirdi.
En önemli halifeleri arasında:
Konya'da: Muhammed Bahaeddin Efendi (rh.a) (vf.1906), Kadınhanılı Tobbaşzade Ahmed Kudsi Efendi (rh.a) (vf.1889),
Seydişehir’de: Şeyh Hacı Abdullah Efendi (rh.a)  (vf.1901),
İstanbul’da: Hacı Feyzullah Efendi (rh.a) (vf. 1876).
Memiş Efendi(rh.a)’nin çocukları:
Yedi tane erkek, dört kız çocuğu dünyaya geldi. Çocukları ve torunları içinden çok değerli âlimler yetişti. Memiş Efendi (rh.a)’nin ailesi Konya’da en çok âlim ve şeyh yetiştiren bir ailedir. Memiş Efendi (rh.a) zamanının zorbalarına karşı daima hakkı savunmuş ve bu yüzden de birçok eziyetler görmüştür. Yaşadığı dönemin imkânları ölçüsünde çocuklarını okutmuş, onları irşat için etraf beldelere ve Konya’ya göndermiş; Hoca Köyü’nü (Üçpınar) bir ilim, ahlak ve irşat diyarı haline getirmiştir.
1. Muhammed Bahaeddin Efendi: Memiş Efendi (rh.a) ile ilk hanımı Havva Hanım’ın en büyük oğludur. M.1831'de Bozkır Karacahisar'da doğu. 1862’de Konya Bekir Sami Paşa Medresesine müderris oldu. 44 yıl bu medresede eğitim öğretim faaliyetleri yanında Nakşî-Halidi tarikatı üzere babasının halifesi olarak irşad faaliyetlerini yürüttü. 1906'da Konya'da vefat etti. Türbesi, Konya-Hacı Fettah Mezarlığı’ndadır.
2. Mustafa Asım Efendi (Koca Müftü): Bozkır Kadısı idi. 1906'da Hocaköy’de vefat etti.
3. Übeydullah Efendi: 1881 'de Hocaköy'de vefat etti. Kabri, köy camii bahçesindedir.
4. Halid Efendi: Karaman Kethane camiinde irşat faaliyetlerini yürüttü. 1909'da Karaman’da vefat etti. Kabri Kethane Camii bahçesindedir.
5. Zeynelabidin Efendi: 18 yaşında Karacahisar'da vefat etti.
6. Sıddık Efendi: 1921'de Hocaköy'de vefat etmiştir.
7. Hasan Kudsi Efendi: Konya Bekir Sami Paşa Medresesinde müderrislik yaptı. Hattattı. 1919'da Konya'da vefat etti. Kabri, Hacı Fettah Mezarlığındadır.
Memiş Efendi (rh.a)’nin kerimeleri ise şunlardır:
1. Havva Hanım: Bozkır-Karacahisar'da doğdu. Hoca Mehmet Efendi ile evlendi. Kabri Hocaköy (Üçpınar) dedir.
2. Fatma Hanım: Bozkır Kadısı Abdullah Efendi ile evlendi. M.1863'de Hocakoyu’de vefat etmiştir.
3. Ayşe Hanım: Avdan Şeyhi Zahreddin Efendi ile evlendi. Kabri Avdan'dadır.
4. Hatice Kübra Hanım: Hocaköylü Mehmet Efendi ile evlendi. M.1926 yılında Hocaköy'de vefat etti. Kabri Hocaköy’dedir
Memiş Efendi (rh.a)’nin oğlu Muhammed Bahuddin Efendi (rh.a), Konya’da Bekir Sami Paşa Medresesini bir ilim merkezi haline getirdi. Memiş Efendi (rh.a)’nin torunlarından Zeynelabidin, Rıfat ve Ahmed Ziya efendiler 1909’da Konya’da Islah-ı Medaris’i açtılar. Onların yetiştirdikleri talebeler memlekete pek çok hizmetlerde bulundu. Bunlardan bazıları: Fahri Kulu, Hacıveyiszade Mustafa Kurucu, Saatçi Osman Efendi, İbrahim Hakkı Konyalı, Abdullah Tanrıkulu…(rahmetullahi aleyhim ecmain)
Diğer oğulları Karaman ve Bozkır civarında faaliyet gösterdiler.
Şeyh Memiş Efendi (rh.a). 28 Ekim1852 /H.14 Muharrem 1269 Perşembe günü Seydişehir Çavuş kasabasında vefat etti. Memiş Efendi’nin türbesi 1866 yılında yaptırıldı. 1896 yılında ise Sultan Abdülhamit’in Annesi Valide sultanın Kethüdası Hacı Said Bey tarafından türbe önüne bir şadırvan yaptırıldı.


                                               ***

MEMİŞ EFENDİ’NİN AHLAKI VE DÜNYA GÖRÜŞÜ

“Bir kişinin şeriatta ne kadar noksanı varsa bir o kadar da tarikatta noksanı olur.” Hoca Memiş Efendi

Memiş Efendi (rh.a)’nin mübarek boyları orta ve uygun idi. Teni esmere yakın olup alnı ve kaşlarının arası açık idi. Kaşları ince ve uzun idi. Mübarek gözleri orta ve siyah idi. Burnunun ucu yüksek idi. Mübarek ağzı büyükçe ve geniş idi. Sakalı sık ve çok büyükçe idi. Vefat ettikleri zaman beyazı karasından daha çoktu.
Mübarek kemikleri iri ve kuvvetli idi. Mübarek velilik aynası olan alınlarında velilik nûru parlamakta olup heybetli bir görünüşe sahipti. Kendilerini aniden gören kimse korku ile dolardı. Gayet vakur ve sekinet sahibiydi. Asla kahkaha ile gülmezdi. Ara sıra tebessüm buyururlardı. Çok sıcak kanlı idi. Kendisi ile sohbet eden kimse asla ayrılmak istemezdi. Dilleri çok tatlı, yüzleri gayet sevimli idi.
Memiş Efendi (rh.a) her zaman hakikatlerden bahseder, marifetleri açıklardı. Hiçbir zaman fuzûli konuşmaz, daima hayırla nasihat buyururlardı. Sözlerini işiten kimseye asla usanma hali gelmezdi.
Keramet eseri olarak, her kim dünya sıkıntıları ve darlıkları yönünden muzdarip olarak onun meclislerine gelmiş olsa, hemen her türlü ferahlığa kavuşur, büyük bir genişlik hissederdi. Eğer kendisinde dünya muhabbeti var idiyse, derhal yok olur, geçim sıkıntısı ve iç ıztıraplarından kurtulurdu. Netice olarak dergah-ı ilahiyyeye müteveccih, melek yüzlü bir zat oluverirdi.
Gariblere, yetimlere, miskinlere çok merhamet eden bir zat idi. Cömertlikte ve eli bollukta zamanın yeganesi idi. Dünyaya ve içindekilere iltifat göstermediği için, süreta fakir olmasına rağmen, fakirlere ve yetimlere pek çok ihsanlarda bulunurdu. Aşıkare dünya yönünden hiçbir şeye alaka göstermez, geçim için herhangi bir sebebe baş vurmazdı. Manevi zuhuratla manevi zenginlik sahibi idi.
İç ve dışta elbise ve nafakasını kendi üzerine almış olduğu 20 kişiyi aşkın bir topluluğa bakardı.
Defalarca, hatta sayılmayacak şekilde, evinde misafirleri olurdu. Taşlık bir köyde otururken ve hiçbir maddi geliri yokken hepsini de yedirir, içirirdi. Aynı zamanda giyimlerini de üzerine alırdı.
Herkesi dünya sevgisinden meneder, Allahü Teala'nın sevgisini tavsiye ederdi. Rızık için üzülüp ızdırap çeken kimseye:
“Rızık için üzülüp ızdırap çeken kimse insan defteri dışındadır.” buyururlardı.
Tevekkül anlayışı; Yüksek meclislerinde alimlerden bir mürid, 25 sene sefalet çektiğinden dolayı, köylere Ramazan imamlığı için çıkardı. Ona:
-Tam bir alaka ile cerre (para toplamaya) çıkma! Yanında olanla kanaat et! Allahü Zülcelal'e tevekkül et! Eğer geçmiş senenin gelirlerinden az olursa, eksiğini ben tamamlayacağım, buyurdu ki, o zat da cerre çıkmakdan vazgeçerek mevcutla kanaat etmek suretiyle zenginlerden oldu. Bahsolunan zat sonradan; “Senelerce sefalet çektim. Geçim darlığım vardı. Bir mal sahibi de olamadım. Şimdi ise, Allah’a hamdolsun hem sefaletten kurtuldum, hem de mal sahibi olarak zengin oldum." diyerek devamlı bir şekilde şükrederdi.
Memiş Efendi (rh.a) her zaman Allah'ın emirlerini ve yasaklarını halka bildirmeye çalışırdı.  Dini uğrunda canını feda etmekten çekinmezdi. Şeriata uymada çok titizlik gösterir;
-Bir kişinin şeriatta ne kadar noksanı varsa bir o kadar da tarikatta noksanı olur! derdi.
Tarikatla şeriatı bir olarak bilirdi. Herhangi bir mesele husûsunda, “Şeriatte böyle amma hakikatte ve tarikatte böyle, öyle değil” diyenlere çok kızardı.
-Şeytana uyarak temiz şeriati işlemez hale getirirler ve böylece sapıklardan olurlar! buyururdu.
Vahdet-i vücûd konusunda; “Her şey O'dur» diyenlerden değiliz. Herşey O'ndandır diyenlerdeniz” diye açıklamalarda bulunurlardı. Yani:
-Allah'a kavuşmak için en mühim şey Allah'tan başka olanları unutmaktır. Allah'tan başka olan şeylerin varlığını inkar etmek değildir. Allah'tan başka olan şeyler var iken salik olan, fazla zikirle ve fikirle onları unutur. Böylece şuhûdu taleb edenin nazarı salikten kaybolur. Bunları birleştirmek ve başka bir şey görmemek zındıkların işidir. Bu hal vahdet-i şuhûdidir, vücûdî değildir, buyururlardı.
Bu konularda açık delillerden yüz çevirerek delillere, Fütûhat-ı Mekkiyye'ye ve Fütûhat-ı Medeniyye'ye uygun açıklamalarda bulunurlardı.
Hulasa temiz şeriatın icrasına gayretle çalışır ve didinirlerdi. Şeriatle hakikati bir bilirlerdi. Hiçbir değişikliğe razı değillerdi.
-Şeriat hakikatın ta kendisidir. Bazıları kabuk ve iç ile bir benzetme yapmışlarsa da biz buna razı değiliz. Çünkü kabuk ile iç arasında nevi bakımdan ayrılık vardır, buyururlardı.

                                               ***

MEMİŞ EFENDİ (rh.a)’NİN MENKİBELERİ

“Rızık için üzülüp ızdırap çeken kimse insan defteri dışındadır.” Hoca Memiş Efendi

BİR DAĞLI GELİP HEPSİNİ GÖTÜRDÜ

Merhum Ahmed Büyüksakarya Hoca Efendi anlatıyor: Halid-i Bağdâdî, bir gün öğrencilerinden kap getirmelerini ister. Herkesin kabına pekmez doldurup geri verir. Ertesi gün pekmezi geri getirmelerini emreder. Memiş Efendi’den başka hiç kimse pekmezi getiremez, çünkü hepsi pekmezlerini yemiştir. Halid-i Bağdâdî, Memiş Efendi’ye; -Sen niye yemedin? diye sorar. O da -Efendim yememizi emretmediniz ki, der. Bunun üzerine Halid-i Bağdâdî; -Bir dağlı geldi, ne varsa aldı götürdü, diyerek Memiş Efendi’nin büyüklüğüne işaret eder.

ÖNÜNDEKİ BAYRAM’I BIRAKIP BAŞKA YERDE BAYRAM ARAMA

Yine Allah yolunda bulunan bir zat, rüyasında kendisini, aşıkların sultanı Yazıcızade Muhammed Efendi’nin ‘Muhammediyye’ adlı kitabını cild ve kağıdı ile adeta bir meyva yer gibi yer görüp, uyandıktan sonra şöyle bir tasavvur geçirdi.
-İnşaallah sülûkümden sonra Bayram-ı Veli ve Yazıcızade Muhammed Efendi hazretlerini ziyaret edeyim. Bizim feyzimiz onlardan gibi görünüyor. Sonra da onların huzurlarında sülûklar edeyim.’ Ondan sonrasını kendisi şöyle anlatıyor:
- Namaz vakti yaklaşınca namaz kılmak kastı ile cami-i şerife gitmek için hücremden çıkınca o hazret bana yöneldi. Huzurlarına varırken aniden:
-Muhammed Efendi’nin önünde hazır olan Bayram’ı bırakıp da başka yere Bayram aramağa neden gitsin? Bazan kişinin şeyhinden olan feyzi diğer bir şeyhtenmiş gibi görünür. Bu Allah'ın hikmetindendir. Amellerinde halis ol! diyerek bana zor beyan edilen bir hal ihsan buyurdular. Bu halleri her zaman o mürid anlatırdı.

KIYAMET KOPMUŞ, AMELLERİMİ TARTIYORLAR

Büyük âlimlerden Osman Efendi, Muhammed Kudsi (rh.a)’nin bazı büyük halifeleri ile sohbet ettiğinde, tarikata taarruz edermiş. Bir gün halifelerden bazıları, adı geçen efendiye şöyle demişler;
-Bugün Mevlana Muhammed Kudsi'ye gidelim. Osman Efendi de;
-Benim orada işim yok, diyerek bu isteği reddetti.
Sonunda onu ikna ederek;
-Muhakkak seni şeyhin huzûruna götüreceğiz dediler. Efendi;
—Giderim amma elini öpmem, dedi. Halifeler buna razı oldular. Huzura ilk önce halifeler girip ellerinden öptüler. Bir köle gibi karşılarında saf bağladılar.
Sonra Osman Efendi hücreye girdiğinde çığlık gibi bir ses çıkarıp düşüp bayıldı. Ağzından köpükler gelmeğe başladı. Ayıldıktan sonra sağına ve soluna bakıp beklerken Muhammed Kudsi (rh.a);
- Gördüğünüz burada var mı? diye sordu. Osman Efendi;
-Yok! Diye cevap verince Muhammed Kudsi;
- Sizin irşadınız bizden değildir; buyurdular.
Bu olaydan dolayı orada bulunan halifeler hayrette kaldılar. Sonra da Muhammed Kudsi (rh.a)’nin ellerini öptüler ve çıktılar.
Halifeler Osman Efendi’ye;
- Bu hale düşmene sebep nedir? diye sorduklarında şöyle cevap verdi:
- Hücreye girdiğimde Şeyh Efendi’yi görünce bana bir hal gelip kuvvetlice bağırdım. Kendimi kıyamet gününde hissettim. Kıyamet kopmuş, amellerimi tartıyorlar. Hiç bir iyi amelim çıkmayınca ilahi emir zuhûr edip:
-Bu kulumu cehenneme atın! Zebaniler de beni tuttular cehenneme getirdiler.
Ben ise:
- Ya İlahi, senin ilahi Kuran’ını talim ettim. Aynı zamanda başkalarına da öğrettim. Bu kadar Peygamberimizin hadis-i şeriflerini de ezberledim. Bu kadar tefsir-i şerif okuyup kavradım. Hiçbir amelim yok mudur Ya Rabbı! dedim. Buyurdular ki;
-Hiç birisi ulûhiyet katımda makbûl olmadı.
Böylece ümidim kesildi. Hiçbir tarafta şefaatçim kalmadı. Ansızın yüksek bir zat çıktı. Şekli şöyle idi: Uzun boylu, kaba cüsseli, yeşil cübbeli, büyük sarıklı, güneş yüzlü, şöyle buyurdu;
- Ya İlahi! Osman kulunu bana bağışla!
Hemen uyandım, sağa sola baktım; böyle bir zat göremedim. Bunun üzerine Efendimiz hazretleri (Allah sırrını takdis etsin), buyurdular ki;
- Sizin irşadınız bizden değildir. Yani Efendimiz Halid hazretlerinden demektir.
Osman Efendi ağlayıp yaptıklarına pişman olarak istiğfar etti. Bütün mallarını ve çeşitli kitaplarını fakirlere ve talebelere hediye edip doğruca Şam'a gitti.
Mevlana Halid hazretlerinin ayak topraklarına yüz sürdüler. Halid hazretleri Osman Efendi’ye 40 gün ile ferman buyurdu. Osman Efendi 40 gün hücrede kaldı. Sonuncu gün hücreden büyük bir gürültü çıktı. Hademelerden biri bunu Mevlana Halid hazretlerine haber verdi. Bunun üzerine Efendimiz
—Osman Efendi büyük velilerden oldu; orada duyulan ses velilerin sesi idi, buyurdular.

SOYUN DA GEL!

Feyzullah Efendi, daha önce görüşüp feyiz aldığı hocası Hüseyin Vâiz Efendi vefât edince, başka bir rehber aramaya başlar. Şöyle anlatır:
"Mürşidimin vefatıyla muhtaç olduğum bir rehber buluncaya kadar dünyanın her tarafını dolaşmak en büyük arzumdu. Bu şekilde başıboş kalışım beni kahrediyordu ve yerimde duramıyordum. Ancak (işler vakitlerine bırakılır, zaman gelince olur) buyrulduğu gibi bir müddet sabırla bekledim. Bu hal üzere bir ay geçti. (Daha sonra verilen bir vazifede dokuz ay daha çalıştım.) Hakikî maksadıma kavuşuncaya kadar gezip dolaşacaktım.
İskenderiye'den Anadolu'ya giden bir gemiye binip yola çıktım. Yolda bir İngiliz korsan gemisi bizi esir aldı. Birkaç gün sonra da serbest bıraktı. Bundan sonra denizde fırtına çıktı. Alaiye iskelesine güçlükle geldik ve on beş gün kaldık.
Bu sırada o memleketin insanlarından bazılarıyla görüşüp konuştuk. Bu konuşmalarımız sırasında Konya'da büyük bir âlim ve meşhur bir veli olan Muhammed Kudsî Efendi’den bahsettiler. Onun büyüklüğünü ve üstünlüğünü anlattılar. O zata karşı kalbimde bir muhabbet ve meyl hâsıl oldu. Derhal ailemin bulunduğu yere gidip onlara; "Ben aradığımı buldum! Hazırlanın yarın Konya'ya gideceğiz." dedim. Onlar hazırlıklarını yaptılar ve ertesi gün yola çıktık.”
Meğer Muhammed Kudsî hazretleri Konya'da değil, Bozkır'ın Hoca köyünde imiş. Yola çıkışımızın dördüncü yani cuma günü o köye ulaştık. Köye yaklaşınca, köyün yakınında akan bir çaydan geçerken ayakkabımın teki suya düştü. Bulmak mümkün olmadı. Atımdan indim, üzerimde kıymetli elbise, bir ayağımda ayakkabı ve bir ayağımda da mest olduğu halde yürüyordum. Arkamdan da hanımım, çocuklarım ve hizmetçilerim geliyordu. Eşyalarımızla yüklü bir halde pazaryerinden geçerken bize bakıp birbirlerine;
-Acaba nereye gidiyorlar? diyorlardı. Hava soğuk ve kar yağmıştı. Önce bir evde misafir olduk. Sonra hemen bir ev kiralayıp yerleştik.
Hemen o gün Muhammed Kudsî hazretlerinin huzuruna gittim. Mübarek yüzünü görünce, ben de tam bir aşk ve muhabbet hâsıl oldu. İçimden bu büyük zat beni talebeliğe kabul etse diye geçerken, bana;
-Soyun da gel! buyurdu.
Dünyalık namına neyim varsa her şeyimi bırakmamı işaret ettiğini fark ettim. Hemen kiraladığım eve gidip bütün aile efradımı yanıma çağırdım. Bütün altın kıymetli mücevherat ve silah sandıklarını açıp bunları taksim edip dağıttım. Sonra da hizmetçilerimin tamamını serbest bıraktım. Onlara;
-Ey evlatlarım! Küçüklüğümden beri can u gönülden aradığım mürşidi kâmili ve mürebbi-i mükemmili Allah teâlâya hamdolsun ki bugün buldum. Yıkayıcının elindeki ölü gibi ona teslim ve tâbi oldum. "Bana soyun da gel!" buyurdu. Artık benim dünya ile işim kalmadı. Siz beni öldü kabul ediniz! İşte sizi Allah için serbest ve hür bırakıyorum. Serbestsiniz." dedim. Sonra oğullarım Tahir ve Sadık’a ve hanımıma dönerek;
-İşte yaptığımız muameleyi gördünüz ve anladınız. İsterseniz sizi buradan Vidin'e göndereyim. Orada oturunuz. Nasibimizde var ise bir gün yine kavuşuruz. Eğer burada kalmayı isterseniz sabır ve tahammül göstermeniz îcâb eder. Hocam ne zaman izin verirse o zaman gelip sizinle görüşürüm." dedim.”
Hanımım ve oğullarım tam bir teslimiyetle;
-Saçının bir teline bin can ve baş feda olsun, diyerek orada kalmayı istediler.”
Feyzullah Efendi onların bu samimî teslimiyeti üzerine onları kiraladığı evde bırakıp Muhammed Kudsî hazretlerinin huzuruna gitti. Hocası onu hemen halvete soktu. Kırk gün bir yerde yalnız ibadet ve tâatla meşgul oldu. Daha bu vazifeye başladığı sıralarda idi. Bir gün bir âh çektiğinde yanında bulunan arkadaşlarının süratle yanından kaçıştıklarını görüp niçin kaçtıklarını sordu. Onlar:
-Sen âh çektiğin zaman ağzından ateş çıkıyordu. Biz bu ateşten korkup kaçtık, dediler.

HAZRET DAHA SICAKTIR.

 Şeyh Mustafa Efendi, Muhammed Kudsi (rh.a)’nin büyük halifelerindendi. Muhammed Kudsi (rh.a)’nin vefatından sonra kabirlerini tamir hususunda çok gayret sarf eder. Tamir esnasında ayak tarafından kabir açıldı. Mustafa Efendi elini açılan yerden kabre sokunca mübarek ayaklarının -vefatı uzun seneler önce olmasına rağmen- hala sıcak, soğumamış olduğunu görür. Kabirde yatan Efendimiz hazretleri;
- Daha sıcak değil mi? buyurmuşlar. Bu sözleri işiten halife hazretleri bağırarak düşüp bayılmış. Bu halde bir müddet yatmışlar.


                       kaynak kardeş site http://www.memisefendi.org/turkish/anasayfa.asp
« Son Düzenleme: 28 Eylül 2011, 10:45:19 Gönderen: Ahmet Uçar » Logged

BİRGÜN GELECEK BİZDE BU DÜNYADAN GÖÇ EYLEYECEGİZ ELBET SANA GERİ DÖNECEGİZ YARAB...
Sayfa: 1
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi Powered by SMF 1.1.21 | SMF © 2006, Simple Machines XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli!